Komedyen mi, Soytarı mı? Şaklaban mı? Şebek mi?
Provokasyon Tüccarı mı? Fitne Fıçısı mı? Algı Cambazı mı?
Sevgili dostlar,
Hani derler ya; “Sussam gönlüm razı değil, konuşsam faydası yok…” İşte yine öyle bir yerdeyim. Ama insanın içi yanınca susamıyor. Alın size bir dert daha…
Yıllardır **“din tüccarı”, “din bezirgânı”** sözlerini öyle bir kazıdılar ki bu milletin zihnine; biri çıkıp Allah rızası için bir hayır yapsa, bir camiye omuz verse, bir garibin elinden tutsa, inancını açıkça yaşasa, hazır kıta bekliyorlar: **Hoop, din tüccarı!**
Peki ya kendileri?
Sabahtan akşama kadar fitne tüccarlığı yaparlar… Gerilim tüccarlığı yaparlar… Nifak tüccarlığı, kriz bezirgânlığı, öfke simsarlığı, algı cambazlığı, siyaset dilenciliği yaparlar… Hem de gizli saklı değil; milyonların gözünün içine baka baka, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan…
Yüce Allah’a dil uzatırlar. Sevgili Peygamberimize dil uzatırlar. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e, milletin inancına, annelerimizin duasına, babalarımızın secdesine, mezar taşlarımıza kadar sinmiş bütün manevi değerlerimize hakaret ederler…
Sonra ne yaparlar biliyor musunuz?
Üzerlerine şık bir **“medeniyet”** ceketi geçirirler. Kendilerine aydın, entelektüel, zeki, mizahçı, komedyen derler. Yaptıkları hakareti **“şaka”**, kurdukları fitneyi **“eleştiri”**, yaydıkları nefreti **“ifade özgürlüğü”** diye pazarlarlar. Sonra da o çirkin masumiyet maskesinin arkasına saklanıp krallar gibi yaşarlar.
Benim asıl içimi yakan da budur dostlar…
Bir Müslüman iyilik yaptığında niyetini sorgulayanlar, kendi kötülüklerinden servet devşirince kimse hesap sormuyor. Bir mümin iki kelime Allah’tan bahsetse **“din istismarı”** oluyor; ama bunlar yıllarca milletin inancını aşağılayıp, toplumun sinir uçlarıyla oynayıp, öfkeyi ve kutuplaşmayı paraya çevirince adına sanat, mizah, özgürlük deniyor.
İnsan gerçekten kahroluyor…
Çünkü mesele sadece birkaç çirkin söz değil. Mesele, hakaretin meslek, kışkırtmanın sermaye, milletin öfkesinin geçim kapısı hâline gelmesi…
Ve ne acıdır ki bazıları, tam da atasözündeki gibi, Müslüman mahallesinde salyangoz satarak zengin oluyor. Sonra dönüp o mahallenin insanına tepeden bakıyor, inancıyla alay ediyor, değerlerini küçümsüyor…
İşte insan burada susamıyor.
**Sussam gönlüm razı değil… Konuşsam, anlayana söz çok; anlamayana ne söylesen faydası yok…**
Peki bu ülkede Deniz Göktaş gibi, öfkesini ve içindeki ezikliği milletin manevi değerlerine saldırarak kusanları hangi sınıfa koyacağız? Bunlara sadece **“komedyen”** ya da **“stand-upçı”** deyip, söyledikleri her çirkin söze gülüp geçecek miyiz?
Ben şimdi bu tiplere, insan desem dilim varmıyor, hayvan desem hayvana haksızlık… Oturdum, kelimelere tek tek baktım: **Şebek mi, şaklaban mı, soytarı mı?** Hiçbiri içime sinmedi. Münafık desem niyetini Allah bilir; müfrit desem eksik kalır. Komedyen desem gerçek komedyene ayıp; çünkü mizah biraz zekâ, biraz incelik, biraz da vicdan ister. Soytarı desem, tarihî soytarıya haksızlık; onun bile bazen hükümdarın yüzüne hakikati söylemek gibi bir cesareti vardı. Demek ki karşımızda başka bir hâl var: Ürettiği eserle değil, insanların kutsallarına dil uzatarak görünür olmaya çalışan bir provokasyon tüccarlığı… Benim gönlümde ise bunun adı daha açık: **Düpedüz fitne fıçısı.** Çünkü bazıları güldürmez; fitneyi saçar, öfkeyi büyütür, insanları birbirine düşürür… Sonra da bütün bu çirkinliği **“mizah”** maskesinin arkasına saklar.
Ne bir fikir var ortada… Ne bir sanat, ne bir ahlaki duruş, ne de insanlığa bırakılmış kayda değer bir eser… Ama mikrofon var, ışık var, sahne var; bir de söylenen her söze gülmeye hazır tuhaf bir kalabalık! İnsan ister istemez üzülüyor; çünkü fikrî sermayesi olmayanın, gürültüyü marifet zannetmesi de başlı başına bir trajedi.
Formül ise ne kadar kolay: Kutsala sataş, insanların inancını yarala; tepki gelince **“mizah”**, hukuk gelince **“özgürlük”**, gündeme düşünce **“mağduriyet”** de! Vallahi ne güzel iş modeli… Fabrika kurmaya, kitap yazmaya, bilim üretmeye, bir garibin elinden tutmaya, bir çocuğun eğitimine katkı sunmaya, hatta bir ağacı sulamaya bile gerek yok. Biraz provoke et, biraz gürültü çıkar, sonra da alkış bekle…
İşin en acı ve ironik tarafı şu: Tabiata bakıyorsunuz; arı bal yapıyor, koyun süt veriyor, köpek sadakat gösteriyor, kuş tohum taşıyor, solucan toprağı havalandırıyor… Yani küçümsediğimiz nice canlının bile bu dünyaya bir faydası, bir katkısı var. Sonra insana bakıyorsunuz; akıl verilmiş, dil verilmiş, irade verilmiş, muhakeme verilmiş… Ve insan, kendisine bahşedilen bütün bu büyük sermayeyi neye harcıyor?
**Bir başkasının kutsalına sataşmaya…**
İşte içimizi asıl acıtan da bu.
İnsan gerçekten hayret ediyor; bazen nutkumuz tutuluyor bu garabetin karşısında! Böylesine büyük bir insanlık sermayesinin, böylesine küçük bir işe harcanması iktisat kitaplarına bile nasip olmayacak bir israftır. Akıl verilmiş, dil verilmiş, vicdan verilmiş, irade verilmiş… İnsan bütün bu serveti yalnızca küçümsemeye, kutsala sataşmaya ve gürültü çıkarmaya yatırmışsa, mesele artık **“komedyen mi, soytarı mı?”** tartışmasını çoktan aşmıştır.
Çünkü komedyen güldürür. Sanatçı üretir. Âlim öğretir. Usta eser bırakır. Peki provokatör ne bırakır? Kuru bir gürültü… Birkaç kırık kalp… Biraz daha öfke… Biraz daha nifak…
Eskiler boşuna söylememiş: **Boş tenekeden çok ses çıkar.** Çünkü derinlik arttıkça insanın sesi değil, sözü ağırlaşır. Bilgi arttıkça insan bağırmaz; düşündürür. Eseri olan eserini gösterir, eseri olmayan skandalını… Değeri olan katkı sunar, değeri olmayan dikkat çekmeye çalışır.
Ve galiba çağımızın en acı özeti de tam budur: **Üretemeyen provoke ediyor, düşündüremeyen kızdırıyor, eser bırakamayan skandal bırakıyor.** Sonra bütün bu fikrî yoksulluğun üzerine parlak bir etiket yapıştırılıyor: **“Sanat!”**
Bu tiplerin parolası da duası da sanki aynı: **“Ne kadar rezil olursak, o kadar çok konuşuluruz.”**
Eh, ben de diyorum ki: Bırakın konuşulsunlar… Bazen bir insanı anlatmanın en etkili yolu, ona cevap vermek değil; kendi sözleriyle ne hâle düştüğünü herkesin görmesine izin vermektir. Çünkü bazı rezaletler gizlendikçe büyür, görünür oldukça sahibini küçültür.
Ve unutmayalım: **Gürültü bir süre dikkat çeker; fakat eser kalır, fikir kalır, ahlak kalır. Boş tenekenin sesi ise eninde sonunda kesilir.**
**Kalın sağlıcakla.**
Yavuz ORTA, President of MÜSİAD USA
Kaynak: https://www.habername.com/yazi-komedyen-mi-soytari-mi-saklaban-mi-sebek-mi-15563.htm
Your email address will not be published. Required fields are marked *
Comment *
Name *
Email *
Website
Save my name, email, and website in this browser for the next time I comment.
Post Comment